CVZ Dergi

Küreselleşme ve Neoliberalizm

Giydiğimiz jeanden, içtiğimiz kahveye kadar, fark etmesek bile günlük yaşantımızda küreselleşmenin payı büyük.

Giydiğimiz jeanden, içtiğimiz kahveye kadar, fark etmesek bile günlük yaşantımızda küreselleşmenin payı büyük. Günümüzde ekonomik küreselleşme, mal, sermaye ve veri alışverişinin yoğunlaşma süreci olarak tanımlanıyor. Tarihin başka dönemlerinde küreselleşme başka biçimlerde gelişmiş ve bazen ülkeler tarafından kendine yeterli geri çekilmelerle sonuçlanmıştır. Ancak güncel fenomen büyüklüğü ve yoğunluğu ile dikkat çekiyor.

Aslında bir çok şey gibi, küreselleşmenin tarihi de Avrupa’da başlıyor. 1600 ve 1800 lü yıllar arasında küresel boyutta bir ticaret hareketi olsa da bunu günümüz küreselleşmesi ile bir tutmak pek doğru olmaz, bu yüzden İngilizcede o dönem “proto-globalization” yani küreselleşmeden önceki küreselleşme olarak adlandırılıyor.

Sömürgecilik “sayesinde” Avrupalı burjuva ve asiller pek çok egzotik ürüne erişebiliyorlardı ve birçok tarihçi, XIV. Louis zamanında, sıcak çikolatanın Versailles Sarayında ne kadar rağbet gördüğünü yazdı.

la tasse de chocolat charpentier ile ilgili görsel sonucu

Tarihteki ilk TNC olarak varsayılan British East India Company, yani İngiliz Doğu Hindistan Şirketi, 1600’ün Aralık ayında kuruldu. İngilizlerin Hindistan üzerindeki hükmünü de garantileyen şirket, o bölgede ticaret yapan Hollandalı ve Portekizlilerle rekabet etme amacıyla kurulmuştu aslında. Doğu Hindistan şirketi kısa surede diğer tüccarları devre dışı bıraktı, öyle ki 1619 yılında, İngilizlerin Hindistan sahilleri boyunca 30’a yakın liman ve “fabrika”’si vardi. “Fabrikalar”, fabrika, depo, ikametgah, bahçe ve British East İndia Company’nin ofisini içeren tesislerdi. Şirket Hintlilere gümüş, bakır, çinko, kurşun ve kumaş satarken, yerlilerden pamuk, ipek ve biber başta olmak üzere baharat, şeker ve afyon almaktaydı.

  Sanayi devrimi ile birlikte proto-küreselleşme süreci şiddetle arttı. Piyasaya devamlı sürülen yeni ürünlerle birlikte talep de artmaya başladı ve çok çabuk ithal ürünler birçok batılı toplumda gereksinim statüsüne ulaştı.  İngiltere gibi Batı Avrupa ülkelerinde ekonomiye yeni bir soluk getiren bu sürecin tüm hızıyla devam edebilmesi için belli düzenlemeler gerekiyordu. XX.inci yüzyılda yoğunlaşan küreselleşme, Soğuk Savaş döneminde adeta bir propaganda aracına dönüştü, böylece küreselleşme ve tüketim toplumu özgür dünyanın sembolü haline gelmişti.

  Küreselleşmenin önünü kesmemek ve ekonomiyi diri tutmak adına yapılan reformlar neoliberalist reformlardır.

Peki neoliberalizm nedir ve liberalizmden farkı nedir?

Liberalizm, özgürlükçülükle eş anlamlı bir terim, liberalizm bireysel özgürlükleri, serbest rekabeti ve kendini düzenleyen piyasa ekonomisini savunan, sağ eğilimli kesimler tarafından savunulan siyasi bir görüştür. Neoliberalizm ise serbest ticaret, özelleştirme, devletin ekonomiye müdahale etme kapasitesini ve sosyal hizmetlere yapılan kamu harcamalarını kısıtlamayı amaçlayan bir teoridir. Neoliberalizm denince akla ilk Reagan-Thatcher ikilisi gelir.  Demir leydi olarak da tanınan ve Muhafazakar Partinin lideri olan Thatcher, 1979 ve 1990 seneleri arasında Birleşik Krallığın başbakanlığını yapmıştır ve katı siyaseti ile tanınmıştır. Ronald Reagan ise 1980’lerde Amerika Birleşik Devletleri başkanlığı yapmıştır. Reagan’ın siyasetini, ilk başkanlık konuşmasında (Inaugural Address) söylediği bir cümleyi alıntılayarak özetleyebiliriz: “Bu krizde hükumet çözüm değil, sorundur”. 1980’li yıllardan bahsederken sık sık muhafazakar devrim de denir, bunun sebebi Doğu Bloğundaki sosyalizme tepki olarak Batı Bloğunda uygulanan sert politikalardır.

   Fakat bu neoliberal ittifak tablosunda gölgede kalan bir kişi vardır. Çin Halk Cumhuriyeti’nin günümüzde bu kadar önemli bir sanayi güç olmasına yol açan, Deng Xiaoping. 1971 ve 1992 yılları arasında Çin’in de facto devlet başkanlığını üstlenmiştir ve Komünist Parti’nin Sosyalist ideolojisini pragmatik bir piyasa ekonomisi anlayışı ile birleştirip Çin’i dış yatırımlara açmıştır. Maoist ekonominin başarısızlığına karşılık Çin’i hem sanayileşmiş devletler ile hem de bölgesel ölçüde gelişmekte olan ülkeler ile yarışabilecek seviyeye getirmek isteyen Xiaoping, Ağustos 1979’da Çin’in güneyinde münhasır ekonomik bölgeler belirlemiştir.

   Neoliberal sistemde, Xiaoping’in dediği gibi “Fare tuttuğu sürece kedinin siyah ya da beyaz olmasının bir önemi yok.”. Aslında rekabet eden sadece uluslar, bölgeler ya da firmalar değil, bireyler de daimi yarışma içerisindedirler. Üst gelir grubuna ve büyük şirketlere uygulanan vergileri azaltarak ekonominin canlandığını savunan trickle-down teorisinin aslında zengin kesimleri daha da zenginleştirirken, mütevazi kesimleri fakirleştirdiğini fark ediyoruz.

Peki bu düzen daha ne kadar sürebilir?

Binlerce insanın aklındaki soru tam olarak bu. Sadece ucuza tüketebilmek adına üçüncü dünya ülkelerindeki iş gücünü sömürmekten bıkan insanlar bu yüzden altermondializm akımına katılıyor. Bu akımın destekçileri küreselleşmeyi tamamen reddetmeyip, sadece düzenlenmesini ve insan haklarını kapsayacak şekilde devam etmesini talep ediyorlar. Yerleşik düzen ne kadar kusurlu olsa da, tüketicilerin tüketimleri hakkında bilinçlenmesi, küreselleşmenin yarattığı eşitsizliklerin çoğunu giderebilir.

altermondialisme ile ilgili görsel sonucu

  Dünya’nın genel dinamiklerine baktığımızda birçok gelişmiş ve küreselleşmeden payını almış ülkede altermondialist hareketler görüyoruz. Fransa’daki Sarı Yelekler bunlardan sadece bir tanesi. Fransız hükümetinin dağıtmakta zorlandığı bu eylemler, sistemin değişmediği takdirde gelişebilecek olayların yalnızca bir ön-izlenimi.

Yorum ekle